Öğretmen Çayı
Öğretmen Çayı
1964 Ocak. Dışarıda kar soğuğu içerdeki sıcak hava ile camlarda bulanık bir görüntü oluşturmuştu. Gözümü bir su damlacığı üzerinde bir dışarıdaki kar yığınına odaklamıştım. Kış olmasına rağmen eski soğuklar yoktu. Ninem anlatırdı, bir adam boyu kar yağarmış da köylerde yollar kapanırmış. Zaten kuş uçmaz, kervan geçmez bir köymüş; kar yağıp da yollar kapanınca herkes daha da içine çekilirmiş. O soğukla kıyaslayınca eski kışlar yok diyorlar. Yine hava yeterince soğuk olacak ki Ünzile Hanım, okul müdürümüz, ağzını yüzünü iyice bürümüş hızlı adımlarla karda düşmeden okul binasına doğru geliyordu. Ünzile Hanım emekliliği gelmesine rağmen okuldaki tüm öğrenciler tarafından çok sevildiği için bir türlü gidemiyordu. ''Yavrularım'' diyordu, öğrencileri için. Dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun içerisi hep sıcak olurdu. Yatakhanelerde birkaç öğrenci öksürmeye tıksırmaya başlasa, ortam sıcaklığı düştüğünü anlar, hemen okul hizmetlisini ikaz ederdi. ''Kömür az kaldı Ünzile Hanım'' diye mızmızlanan görevliye ''Ben kömür bulurum sen yak yavrularım üşümesin'' diye çıkışırdı.
Yavrularıydık biz onun. Ben de şehre gidip öğretmen olmadan önce bu okulda yatılı eğitim gören Ünzile hocanın yavrularından biriydim. Sonra öğretmen oldum ve mezunu olduğum bu okula öğretmen olarak atandım. Burası benim ikinci evimdi. Ben şanslı olanlardandım. Ailemin köyde bir evi vardı. Hafta sonları eve giderdim. Bazı çocukların aileleri yoktu, gidecek bir evleri yoktu. Hafta sonları yine okulda kalıyorlardı. Onlar daha da bir sahipleniyordu. Ünzile Hanım da zamanında onlardan biriymiş. Yetimhanede büyümüş, sonra öğretmen olmuş, evlenmiş. Hiç çocuğu olmamış. Eşini de ince hastalıktan kaybetmiş. Sonra bu okula gelince kendini buraya adamış. Bizleri olmayan çocukları yerine koydu. Hepimizle tek tek ilgilenirdi. Bugün ben bu okulda edebiyat öğretmeni olduysam, onun sayesinde olmuştur.
Öğretmenler odasının kapısı açıldı. Ünzile Hanım üzerindeki kar olmuş şalı çıkarınca yüzünün kızarıklığı ortaya çıktı. "Hoş geldiniz Hocam" demeye kalmadan yüzünün kızarıklığının soğuktan olmadığını anladım. Bu işte başka bir şey vardı. Havanın soğukluğu gözleri bu kadar kızartmazdı ya. "Hocam ne oldu? İyi misiniz? Kötü bir şey yok umarım" dedim ve üzerindekileri çıkarmasına yardım ettim. Biraz telaş, biraz da soğuğun etkisiyle çenesi titreyerek ağzında kelimeler dökülmeye başladı. "Postahaneden geliyorum. Birkaç işimi hallettikten sonra bir telgraf olduğunu söylemişlerdi. Telgrafı çeken Hacer'in anneannesinin yaşadığı köyün muhtarıydı. Hacer'in anneannesi fenalaşmış, kötü durumdaymış. Gelsin kadıncağız, ölmeden son kez torununu görsün" demiş. "Zavallı Hacer! Geçen sene dedesi, bu yıl da nenesi. Zaten ana baba ne bilemedi. Şimdi hepten kimsesiz kalacak. Ne yapmalı, ne etmeli şimdi bunu Hacer'e nasıl söylemeli... Hem çocuğu bu karda kışta tek başına gönderemeyiz oralara" diye söylenip duruyordu. Odanın içinde volta atmaktan soğuk yerini yavaş yavaş tere bırakıyordu. Aklıma bir fikir geldi. "Ünzile Hocam, öğretmen çay saatine Hacer'i de çağıralım, hep bir aradayken de söyleriz" dedim. "Yavrucuğum, biliyorsun bu hafta yazılı sınav haftası, çocuk perişan olur, tek anneannesi kaldığı için ona çok bağlı, yıkılır çocuk" dedi ve düşünceli halde elini ağzına götürdü. "Hocam" dedim. "Eğer şimdi söylemezsek, sınav haftası bitene dek belki de yaşlı kadın daha fazla dayanamaz ve bunu ona daha evvel haber vermediğimiz için daha çok üzülürüz, iş işten geçmiş olur. Şöyle yapalım; Hacer'i öğretmen çayına çağırıp her şeyi anlatalım. Diğer hocalarla da tek tek konuşur, Hacer'in mazeretini anlatır, onu daha sonra yazılı sınav yapmalarını isteriz." Söylediklerim aklına yatmış olacak ki beni onaylarcasına kafa salladı. "O zaman ben de onunla köyüne giderim, hem de yolda yalnız kalmamış olur" dedi.
Çay saati gelince Hacer ile birlikte birkaç yakın arkadaşını daha çağırdık. Önce normal şekilde sohbet ettik. Durumu Hacer'e anlatmak kolay olmadı; lakin geçen yıl dedesini kaybetmiş ve anneannesinin yaşından mütevellit durumu bizim beklediğimizden daha metanetli karşıladı Hacer. Bakışları donuklaştı. Sanki olgunluk çökmüştü birden. Ünzile Hanım araya girdi: "Yarın yola çıkıyoruz, ben de seninle geliyorum Hacer" dedi. Hacer reddetse bile kabul etmeyeceğini bildiğindendir sanırım usulca kafa salladı ve eşyalarını toplamak için yatakhanelerine gittiler.
Sabah erkenden ilk minibüsle köye yola koyuldular. Normalde birkaç saatte gidilebilecek bir mesafede olmasına rağmen karlı ve soğuk havada yol biraz daha uzar diye tahmin ediyorduk. Bir hafta mı, on gün mü geçti bilmiyorum. Ünzile Hanım öğle saatlerinde okula gelmişti. Yanında Hacer yoktu. Anneannesi ile ilgilenmesi gerektiğinden orada kalmış olmalıydı. Onu ilk arkasından gördüğümüz için yüzündeki morluk ve şişliği fark etmemiştik. Kolunda da bir sargı vardı ve yürürken sendeliyordu. "Hocam" demeye kalmadan ağlamaya başladı Ünzile Hanım. Gözyaşları sel olmuş, ağlamaktan konuşamıyordu. Hıçkırıkları düzelmeye başlayınca durumu anlatabildi. Meğer köye gidememişler. Kar ve buzun etkisiyle köye giden minibüs, köye varmadan yolda kaza yapmış. Bu kısımları anlatmak Ünzile Hanım'ın boğazında bir yumruk olduğu belliydi. Onu daha fazla yormadan durumu anlamıştık. Hacer artık yoktu. Sadece ninesi değil, ana babasına da kavuşmuştu.



Yorumlar
Yorum Gönder